Hakkımda

Fotoğrafım
DERYA YEĞİN
ÜSKÜDAR, İSTANBUL, Turkey
BEN CADININ BİRİYİM... Otomobil kullanmayı en az satmak kadar çok seviyorum.Peugeot Aktif İriyıl Otomotiv'de Satış danışmanıyım. Tüm spor dalları ile ilgileniyorum ama ençok motor sporlarından hoşlanıyorum. BEŞİKTAŞ taraftarıyım. Massa hayranıyım.Kenan Sofuoğlu'nu(54) çook takdir ediyorum.İyi şarap ve çikolatayı çok seviyorum.Bana kitap hediye edilmesine bayılıyorum. Eskiden günlük tutuyordum şimdi blogda yazıyorum.
Profilimin tamamını görüntüle

Favori Müziğim

Loading...

Favori Dizim

Loading...

02 Eylül 2008 Salı

GÜN VE GEÇMİŞ

Gün geliyor insan, karşısında konuşacak, paylaşacak birini bulamıyor. Mail adresine yüzlerce kişi ekliyor, gelen tüm mailleri iletecek birilerini buluyor da, içini zehirleyen o derdi paylaşacak birini bulamıyor. Bazıları için, benimde olduğu gibi günlükler var. Sonraki cümleyi hiç düşünmeden , kompozisyonuna aldırmadan. Beyaz kağıttan ve karakalemden medet umarcasına döküyor içini. Duvara çarparcasına geri dönüyor hıçkırıkları. Boğazında düğümlenmiyor, yutmak için yutkunmuyor da, tutuyor sadece , tükürebilmek için ileride. Nefretini kusmak için bekliyor. İçi içini kemiriyor, kalbi kırılıyor ,canı acıyor da genede silmiyor , silemiyor. Arkadaşlar ediniyorsunuz kimi çalışma arkadaşınız oluyor, kimiyle yolda tanışıyorsunuz, kimi okuldan. Kimini bir internet sitesinde bulmuşsunuz.. Bir kısmını görmeyeli yirmiyıl olmuş.. İlk karşılaşmada deli gibi sarılıyorsunuz, birbirinizi nekadarda özlemişsiniz. Bir kaç sohbet msn de yazışmalar, mail atmalar. Aradan bir ay geçiyor sanki onu hiç görmemişsin uzuuun aradan sonra tekrar kavuşmamışsınız gibi hersşey biranda yitiriliyor... Yine kırk yılda bir mail geliyor. Oda "Bu maili kırk kişiye gönder dileğin olsun" maillerinden. Açıp okumuyorsun bile... Sonra gene beyaz kağıtların, kara kalemlerin geliyor aklına ve kendine sarılıyorsun... Hayat, evirip çevirip aynı şeyi getiriyor önüne. Bir tiyatro oyunu gibi tüm oyun canlı yayınlanıyor. Tek fark, senaryoyu daha önce çalışmamışsın doğaçlama yapacaksın.. Bunu bana bir arkadaşım söylemişti. Bir iş çıkışıydı. Edremit'te karşılaşştık Çetin'le daha doğrusu Çetin abiyle. Aynı mahallede oturuyorduk, gel birlikte gidelim dedi. Bindim arabasına, yolda konu konuyu açtı, hayatı konuşur olduk. Kendini bulmak için derin bir denize dalmış. Tanrı kavramını, hayatın anlamını ve hayata geliş amacını, görevini sorgular olmuştu.İçinden çıkabileceğim, üstesinden gelebileceğim bir konu değildi elbet, hem yaşça hem tecrübe olarak küçüktüm. Cevap verebiliyordum ama beni çürütecek bir yanıtı mutlaka oluyordu."Kendimi bir tiyatro oyunundaki başrol oyuncusu gibi hissediyorum ve bu oyunu kime oynadığımı bilmiyorum.Sende kendi oyununda başroldesin.." demişti.O gün Altınoluk'a gidip bir çaybahçesinde oturduk. Dalgalar Çetin konuştukça karada patlıyordu. Benim veremediğim cevabı veriyordu aslında doğa, ama biz aynı dilden konuşmuyorduk... Yarım saat oturduktan sonra eve döndük. Sonra birdaha hiç görmedim Çetini, Ben İstanbul'a taşınmıştım. Zor zamanların ve yalnızlığın mücadelesini veriyordum İstanbul'da. Meşgaleler biribiri ardından geldi hiç arayıp soramadım. Seyircisini öğrenmiş miydi, amacını ve görevini biliyor muydu artık? Bu soruları hiç soramamıştım ona.. Aradan çook zaman geçmişti. Annem ve kardeşimle mutfakta oturmuş kahve içiyor, sigara telliyorduk. Dedikodu yapıyor arada kıkırdıyorduk. Sonra konu mahalleye, mahalledekilere geldi. Çetin nişanlamış. Çok sevinmiştim bu habere. Aşık adamın amacı olurdu, bu amaç yaşam olurdu çünkü.. Sorularım yanıtlanacaktı. daha daha sorunca annem konuyu kapatıyor, kardeşim konuyu değiştirmeye çalışıyordu yüzler değişmişti. Haberler güzel değilmiş. Çetin düğün gecesi geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Üzüntüm kendimeydi. Tekrar görüşmeliydik belkide , belki onu, cevabı bilen birileriyle tanıştırabilirdim.Etrafındakiler bu içsel boşluğun farkındalar mıydı acaba? Benim gücümün yetmediğini yapabilmişlermiydi? Umarım bize anlatılan o cennetin kapısından geçmişsindir Çetin... Sana sonsuz saygılar abicim...

19 Ocak 2008 Cumartesi

Evlilikte tehlikeli 4 viraj

Cicim aylarından sonra ipleri kopma noktasına getiren en tehlikeli 4 dönem..

Evlendiniz, balayı bitti, yıllar yılları kovaladı. Hayalleriniz vardı... Ne oldu onlara? Kavuştunuz mu, yoksa evliliğin virajlarına mı çarptınız.
İşte evliliğin tehlikeli dönemleri. Evlilik terapistlerine göre eşleri mutluluğa götüren yolun üzerinde dört tehlikeli viraj var. Birinci ve keskin viraj balayının sonunda, ikincisi, üçüncü yılın sonunda. Tekdüze geçen yedi yılın bitiminde ise üçüncü büyük viraj var. Son viraj evliliğin ileri döneminde, 15'inci yılda karşımıza çıkıyor. Terapistlere göre 6 çiftten biri, bu virajlardan birini geçemiyor ve ipler kopuyor RÜYANIN SONU Hazin bir durum. Tehlikeli bir viraj. Boşanmaların yüzde otuzu, birinci yıl sonunda meydana geliyor. Birinci yıl sırasında ve sonunda meydana gelen boşanmaları "rüyanın sonu" diye nitelendiren terapistler bakın bu virajla ilgili neler diyor: "Bu viraj evlilikteki samimiyet, sözlülük ve nişanlılıkta görülmeyen büyük foyaları meydana vurur. Gerek kadın, gerekse erkek, hayatına yabancı birinin artık her şeyiyle girmiş olduğunu fark eder. Bu durumdan ekseriyetle kadınlar şikayetçi olur. Bir zamanlar kendisine çiçek, böcek hediye eden beyaz atlı gencin yerini şimdi, sabahları evin tek banyosunu tekeline alan ve diş macunu tüplerinin ortasından sıkmak gibi kötü huyları olan bir adam almıştır."
ZAMANLA DÜZELİR Mİ? Boşanmaların yüzde yirmisi üçüncü yıla rastlıyor ne yazık ki. Yolları bu dönemeçte ayrılanları, boşanmalarını geciktirmiş çiftler oluşturuyor. "Esasında bunların, evliliklerinin birinci yılında ayrılmaları gerekirdi" diyen evlilik terapistleri "Bekleyelim belki zamanla düzelir" düşüncesinin, bu ge-cikmeye neden olduğunu vurguluyor. Üçüncü yılın sonunda hakim karşısına çıkmış eşlerin çoğu, boşanma konusunda anlaşıyor.
HAYALLERİMİ YIKTIN, Ne acı! Hayallerimiz yedinci yılda ortadan ikiye bölünüyor, temel de sağlam değilse yıkılıp gidiveriyor. Yedinci yılda boşanma oranı yüzde 15'lere çıkıyor. Konunun uzmanları şöyle tanımlıyor bu virajı "Bu yedi yıl, büyük hayal kırıklıkları devresidir. Kadın eski, ufak tefek dertlerine gülebilmektedir. Çünkü şu anda karşılaştığı dertler onlardan çok büyük, gerçek dertlerdir. Şimdi, kocasının ilk zamanlar diş macununu ortasından sıkması onu daha az ilgilendirmektedir. Kadınlar için yedinci yıl boşanmalarının genel sebebi sosyal ve ekonomik meselelerdir. Erkekler için de, yedinci yıl boşanmalarının sebepleri daha fazla bencilliktendir."
SONUNCUSU VE EN TEHLİKELİSİ, Evet. 15'inci yıla geldik. Bu kadar zaman doğru-dürüst geçindikten sonra 15'inci yılda birden beliren bu son tehlike, en korkutucu olanı. Çünkü bu defa erkek cephesinden nedenlerin en müthişi olan ihtiras giriyor devreye. Erkeğin andropozu da gündemdeyse, evliliğinden sıkılmış, karşısına da ona heyecan katan biri çıkmışsa durum fena anlamına geliyor. Bu dördüncü dönemecin tehlikesini atlatan çiftler için evlilik hayatı artık başka bir tehlike göstermiyor. Ortalık süt liman, yaşlılık günleri bekleniyor! Tabii istisnalar hariç...
19.01.2008 HABER TÜRK

YOKSA AŞIK MISIN?

Yüzyıllar boyunca AŞK denilen şeytan işini dile getirmeye çalışmışlar. İlişkileri ölçmüşler, biçmişler , tartmışlar , Kadına ve erkeğe tarif koymaya kalkmışlar. Kitaplar yazılmış, kadınları Venüs'ten; Bu arada Venüs mitolojide güzellik ve cinsellik tanrıçasıdır Aphrodite diye de bilinir.E yani bu durumda kadınların ordan gelmesi şüphesizdir. Erkeklerde Mars'tan diyorlar. Eh tarih boyunca çirkin uzaylı yaratıkların ama dost , ama düşman olarak Mars'tan geldiğine inanmış olmalarından kaynaklanıyor heralde...
Zaman geçiyor, yıllar akıp gidiyor insanların ellerinden ama aşk hala çözülmüş bir kavram değil..
İşte size aşk meşk tarifleri, işinize geleni alın içinden :)
- Sesini duyduğunuz anda avuçlarınız terlemeye kalbiniz deli gibi çarpmaya başlıyorsa... bu aşk değil HOŞLANMAK’tır
- Ellerinizi ondan çekemiyor sürekli dokunmak sarılmak istiyorsanız.. Bu aşk değil ARZULAMAK’tır
- Yanınızda bir tek o olduğu için onu istiyorsanız.... Bu aşk değil YALNIZLIK’tır
- Herkes onunla olmanızı beklediği için onunlaysanız... Bu aşk değil SADAKAT tir
- Size sıcak, yakın davrandığı için onunlaysanız... Bu aşk değil KENDİNE GÜVENSİZLİK’tir
- Üzülmesini istemediğiniz için onunlaysanız... Bu aşk değil ACIMAK’tır
- Ona değer verdiğiniz için hatalarını hoş görüyorsanız.. Bu aşk değil ARKADAŞLIK’tır
- Bütün gün ondan başka hiçbir şey düşünmediğinizi söylüyorsanız.. Bu aşk değil KOCA BİR YALAN’dır
- Onun iyiliği için kendinizden çok şey feda edebiliyorsanız... Bu aşk değil YARDIMSEVERLİK’tir - O üzgünken sizin de kalbiniz acıyorsa... İşte bu AŞK’tır
- Tarif edemediğiniz bir çekim yüzünden ondan bir türlü kopamadığınızı düşünüyorsanız.. İşte bu AŞK’tır
- O herkese güçlü görünmesine rağmen içindeki zayıflığı hissedebiliyorsanız.. İşte bu AŞK’tır
- Başkalarını da çekici bulmanıza rağmen hiç pişmanlık duymadan onunla kalmaya devam edebiliyorsanız.. İşte bu AŞK’tır

17 Ocak 2008 Perşembe

GÜÇLÜ KADINLAR

Güçlü kadınlar vardır,her işlerini kendileri halletmeye çalışan.Anne babaları tarafından böyle yetiştirilen. Onlar kendi paralarını kendileri kazanmak isterler. Evdeki tüm tamirat,tadilat işlerinden anlarlar. Bir erkeğe mecbur kalmadan da hayatlarını devam ettirebilirler.
Faturalarını kendileri yatırırlar. Hemen hemen tüm işlerini kendileri yaparlar.
Hatta etraflarının yükünü de üstlenirler. Özgürlüğü severler,dik durmayı da,güçlüdürler çünkü...
Aşık olduklarında hissederek yaşarlar. Aşklarına kurallar koymadıkları gibi büyük beklentilere de girmezler. Sevdiklerine problem çıkarmazlar. Bütün gün çalışıp durduktan sonra,akşamları yorgun da olsalar sevgilileri buluşalım dediğinde, hemencecik hazırlanıp sevgililerinin onları evden almalarına gerek kalmadan, o her neredeyse onun olduğu yere giderler. Çoğu zaman sevgililerinin ya da kocalarının haberi bile olmaz yaşadıkları sıkıntıdan, yansıtmazlar çünkü.
Para var mı, işyerinde sıkıntı mı oldu, birine canı mı sıkıldı, hiç bunlarla yormazlar birlikte oldukları erkeği. Çünkü istemezler kimse onlara acısın. Sonra da bir bakarlar ki,bu kadar dik durmanın ve sorun çıkarmamanın karşılığında gerçekten de kimse onlara acımaz. Bu durum zamanla gelenekselleşir ve acınmama ile sorun çıkarmama hali yaşam tarzına dönüşür. Eskaza dayanamayıp sorunlarını paylaşmaya kalksalar, bu sefer de sorunlu kadın, kaprisli kadın, tahammül edilmez kadın damgasını yerler. Bu yüzden de terk edildiklerinde bile hiç seslerini çıkarmaz bu güçlü kadınlar!
Terk eden erkek de bilir onun ne kadar güçlü olduğunu ve onsuz da yaşayabileceğini, içinde yaşadığı fırtınalardan bihaber. Sonra bir dosttan, eşten, ya da tanıdıktan duyarlar ki onu terk eden gitmiş erkeğe muhtaç yaşamak zorunda olan biriyle beraber olmaya başlamış.
Erkekler çok severler böyle kadınları. Birinin ona muhtaç olduğunu görmek bir çok duygusunu okşar erkeğin. Onlara kendini erkek gibi hissettirir!
Bu zayıf kadınlar erkeklere bağımlıdır. Mesela fatura filan yatıramazlar, anlamazlar çünkü. Nerden yatırılır onu da bilmezler. Ev ya da yemek alışverişi de yapmazlar, çünkü taşıyamazlar onca torbayı. Hep yorgun olurlar,bütün gün spor salonları, kuaför, o mağaza, bu mağaza gezerler. Akşama yemek yapmaya fırsat bulamazlar. Akşam eşleri eve geldiğinde, bugün nereye yemeğe gidelim, diye sorarlar. En kötü ihtimal dışardan yemek söylerler. Zayıf kadınlar doğurdukları çocuğa bakacak gücü de kendilerinde bulamazlar, pamuklar içinde yaşamaya alışmışlardır bir kere.Kendilerini hep altın tepsi içinde sunarlar.Huysuzluk da ederler,ama bu erkeğin hoşuna gider, çünkü kadın ona muhtaçtır, söylenmeyen güçlü kadının aksine, Hiçbirşeyi beğenmedikleri gibi devamlı da mutsuzdurlar. Pek teşekkür etmezler, kıskançlık krizlerini de severler. Kocasının ve sevgilisinin hayatlarını karartırlar. Erkekler bu kadınları asla terk edemezler. Çünkü o güçsüz, kırılgan bir kadındır. Ayrılırsa kurda kuzuya yem olur. Koruyup kollanmalıdır her an o! Zayıf kadınlar hiç çökmez, buruşmaz ve yıpranmazlar. Ancak işin ilginç yanı her zaman daha değerli olanlar da onlardır.
Ve geride kalan güçlü kadınlar tüm bunların nasıl gerçekleşebildiğine sadece bakakalırlar.

Tüm güçlü kadınlara :)

05 Aralık 2007 Çarşamba

feyzbuk

Geçen akşam kanalları gezerken kanal 8 de takıldım kaldım. Özcan Deniz şarkı söylüyordu.

- Tanrım!!! Bu ne diyor böle. demeyin :)

Özcan abi meraklısı değilim ama güzel bir şarkı söylüyordu.

Diğer kanallarda PeKeKe lehine yapılan demeçler yayınlanıyordu.

Küfürlerim havada uçup o güzel ağzımı bozmaya başladığım anda kanalı değiştirdim.

Hop bu abi çıktı karşıma. Yanında da, "Allahım, nedir bu yaa.. Yine mi sen "dediğim Ferhat Göçer.. Yahu bir insan heryerde bitmek zorunda mı kardeşim... Tamam iyisin, hatta süpersin ama bi adam herşeyden aynı anda anlamazki kardeşim. Opera desen onda , Türkü desen onda, Halk müziği desen onda , Pop desen yine onda yeter be kardeşim. Neyse. Özcan abimizi oturttular masaya Ferhat paşa soru soruyor ,

1-) Çok popülersin diye, çok temkinli konuşuyosun nası yapıyosun ,

Özcan Abi cevap veriyor. Bu alem seni yiyip yiyip bitiriyor, amacın varsa ondan sapıyorsun :))

2-)Facebook'a giriyo musun?

Sarışın hoşça bi hatun, yorum yapıyor : Yok yauw bakma sen internetle alakası yok onun vs.

Özcan Abim cevap verecek ama tereddütte ne desem acaba kızı bozmasam mı yoksa

-hadi bee ben mi anlamam? desem diye

Sonunda kopuyor olay

Ferhat Paşa facebook ile ilgili bir haber anons ediyor..

O aptal magazin saçması bir ses tonu varya bi ara Pepsi reklamlarında kullanmışlardı. İşte o sese benzer biri çıkıp feyzbuk , feyzbuk diye diye bişyler anlatıyor. Koparsın yaaa.

Saçmalık yani..

İlla güzel birşeyi amacından saptırır Türkleştiririz. Böyle olmasın yaaaaaaa.

İçinizde güzel olsun, dışınızda kendinize iyi bakın.

15 Kasım 2007 Perşembe

308 SHOWROOMLAR'DA




Peugeot yeni modeli 308 ile yollara çıkmaya hazırlanıyor. Showroomlarda sergilenmeye başlanan 308 modelleri cazip fiyatlarıylada müşterinin ilgi odağı haline geliyor. 308 ile test sürüşü yapmak istiyorsanız. Hemen showroomları arayıp randevunuzu alın...

AKTİF İRİYIL OTOMOTİV
F. KERİM GÖKAY CD. NO:169 GÖZTEPE KADIKÖY -İSTANBUL






30 Ekim 2007 Salı

GELECEĞİNİ KİME EMANET ETTİĞİNE DİKKAT EDİYOR MUSUN?


Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği cumhuriyete inananlara, onu koruyanlara ve yaşatacaklara emanet etmek lazımdır.


M. KEMAL ATATÜRK

YAYIN YASAĞI MI?

Başbakanlık yayın yasağında ısrar ediyormuş.
Oh olmuş...
Hangi kanalı açsanız, karşınızda emekli bir general.
Bir ara onbaşılardan bile fikir alacaklar sandım. Yahu tamam kabul ediyorum halkın haber alma özgürlüğü diye bişey var. Bunu ben de savunuyorum ama haybeden sallamalarıda kabul etmiyorum. Çıkıpta karşımıza haritalar üstünde, şurdan geldiler ,buraya gidiyorlar demenin de manasını anlamıyorum.
"Bakın sizi burada pusuya düşüreceğiz." demekten ne farkı var.
Strateji denilen şey de bu değil mi zaten, gizlice yürütülmez mi bu menet.
Yıllarca şehitlerimizi reklam aralarında dinledik. Kimse kalkıpta orada neler oluyor demedi.
Şimdi reyting uğruna değer mi?

KAZDAĞLARININ ÜSTÜ "ALTIN"DAN DAHA DEĞERLİ.


Kaz Dağı’nı Koruma Girişimi sözcüsü Süheyla Doğan, Kaz Dağın’daki son durumu ve duydukları kaygıyı şu sözlerle özetliyor:

“Kazdağında şimdiden ağaçlar kesilmeye, yollar açılmaya, sondaj delikleri ile dağ delik deşik edilmeye başlandı. Ekolojik denge bozuluyor. Yaptığımız incelemede, bu ay ve Kasım ayında yeni bir sürü alanın - 3 bin civarında alan- maden-altın aramasına açılacağını öğrendik. Türkiye’de aranmadık yer kalmayacak gibi görünüyor. Maden çıkartılmaya başladığında ve işletmeye açıldığında neler olacağı şimdiden belli”.
Kendimizin ve çocuklarımızın geleceği için. Sizde biz Kaz Dağlılarla birlikte mücadele edin...
Çünkü herşeyimiz Kaz Dağın'dan geliyor. Şifalı bitkilerimiz, suyumuz , oksijenimiz...
Ege'nin kalbini çürütmelerine izin vermeyin...

25 Ekim 2007 Perşembe

PENCERE - İLHAN SELÇUK

Kedi ve Gaflet...

Cehaletimi bağışlayın, 'Kürt kedisi' diye bir deyişi ilk kez duydum; Amerikan işgali altındaki Irak'ın PKK işbirlikçisi Cumhurbaşkanı Talabani demiş ki:
"- PKK elebaşılarının teslim edilmesi gerçekleşmeyecek bir hayal!.. Biz Türkiye'ye bir Kürt kedisini bile vermeyiz..."
*
Ama, Türkiye Kuzey Irak'a neler de neler veriyor?..
Habur sınır kapısı vızır vızır...
Kuzey Irak'ın solunum borusu Habur...
Bölgeye, halkın yaşayabilmesi için ne gerekliyse Habur'dan giriyor...
Kamyonlar, otobüsler, TIR'ların biri giriyor biri çıkıyor...
Kuzey Irak ile Türkiye arasında ticaret ve ekonomi ilişkilerine diyecek yok!..
*
Anlata anlata bitiremiyorlar...
Gıda ürünlerinin pazarlamasına nazar değmesin...
Kuzey Irak'ı Türkiye besliyormuş...
Başta Talabani ve Barzani , aşiret reisi patronlar da Mersin serbest limanı üzerinden iş tutuyorlarmış...
Kuzey Irak'ta, 400 dolayında Türk şirketi, milyonlarca dolarlık projeleri hayata geçiriyorlarmış...
Barzani'nin Van, Diyarbakır, Mersin'de şirketleri varmış...
Aşiretten Malaşin Barzani 2001'de Türkiye'deki ünlü Tatilya'yı satın almış...
Barzani ailesi Tatilya'daki Disneyland'ı Kuzey Irak'ta Erbil'e taşıyacakmış...
Kuzey Irak'a elektrik Türkiye'den, hem de kendi halkına sattığından daha ucuza veriliyormuş...
Daha neler de neler...
*
Demek ki Kuzey Irak'ın solunum borusu ve midesi Türkiye'ye bağlı...
Komedya nerede?..
İşte bu Kuzey Irak'a girelim mi, girmeyelim mi diye yüksek düzeyde düşünülüyor...
Girsen ne olacak?..
Girmesen ne olacak?..
Yaşatıyorsun ya...
Besliyorsun ya...
*
Türkiye'ye dönük terör üslerinin yuvalandığı ABD işgalindeki Kuzey Irak'a köktenci bir ambargo uygulayamayan AKP iktidarı, Anadolu'da Amerikan taşeronluğu yapıyor...
Hem de nice can pahasına...
Kuzey Irak'ı besliyor AKP...
Ama, PKK terörünü besleyen Talabani bizimkilere ne diyor:
"- Sana bir Kürt kedisi bile vermem..."
Vay.. vay.. vay...
Biz ona neler veriyoruz..
O bize bir kedi bile vermiyor...
*
Peki, bu bizim AKP iktidarının hali nedir?..
Yoksa "gaflet, dalalet, hatta ihanet" içindeler mi?..

İLHAN SELÇUK 'A TEŞEKKÜRLER...

19 Ekim 2007 Cuma

GEREĞİ YAPILACAK-MİHRAC URAL

C “Gereği yapılacak” sözleri gündemden bir türlü düşmüyor. Telâffuz etmemelerine rağmen demek istiyorlar ki, savaş açarız, ordularımızla üstlerine gider, işlerini bitiririz. Sanırsınız ki, muhtardan bir ikametgah kağıdı çıkarıyorlar ya da mavi yolculuğa çıkıyorlar, o kadar kolay. Biz bu makalede var sayacağız ki, bol keseden savaş çığırtkanlığı yapan iktidar ricalinin önünde başka seçenek kalmadı, tüm veriler kendilerini savaşa sürülmekle yüz yüze bıraktı. Nasıl savaşacaklar, neyle savaşacaklar ve savaşın ekonomi politiği ne olacak.

Önce, cesaretle tarihi hatırlamak gerek. Viyana kapılarındaki hezimetten bu yana her savaşın maliyeti “toprak kaybı” ve ağır müeyyideler olduğu unutulmamalıdır. Bu milleti yönetenler, kıymeti kendinden menkul yönelimlerinin ağır faturasını yalnızca bu millete yıkmışlardır. Lozan’a kadar olan süreçte, gasp edilmiş 4 milyon kilometre kare toprak sahiplerine dönmüştür. Lozan’dan bu yana savaş olmadı. Hatay’ın ilhakı kapanmamış bir dava olarak, Fransızların ikinci dünya savaşı hazırlıkları çerçevesinde sundukları bir mayın, hala toprak altında henüz üstüne basılmamış. Kıbrıs ise, birkaç bin milise karşı ağır kayıplar verilerek ve bu güne kadar başa bela, içinden çıkılmaz sorunların kaynağı olan ateşten gömlek. 80 yıldır savaştan uzak, bir ordu ve millet. Savaşın fiili tahribatlarına ait hafızalarında bir şey bulunmayan bir toplum. Ve siyaseti günlük kaygılarla şekillendiren, sığ bilgilerinin sönük feneriyle kendine dahi yol gösteremeyen yöneticilerin şoven, ilkel milliyetçi, hesapsız çığırtkanlığı. Bu tabloda gereği yapılacak bir dış sorundan çok bir iç sorun var gibi.

“Gereğini” yapacaklar, ama arkalarında kocaman boşlukların, siyasi-sosyal- ekonomik hendeklerin farkında değiller. Demokrasi ve özgürlük talepleri hiçbir zaman tatmin edilmemiş, ulusal mozaiği reddedilmiş, küreselleşme talepleri kaale alınmamış, insan hakları, hukuk ve adalet ihtiyaçlarına işkencelerle, zindanlarla cevap verilmiş kaynayan bir toplumu arkasında bırakarak, komşu ülke topraklarına mavi yolculuk yapar gibi, fütuhat yapılacağını sanmaktadırlar. Ama Clausewitz’in dediği gibi “Savaş politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değil” ise, politikanın toplumu nerededir ne durumdadır. Toplum, tüm maddi ve askeri imkanlardan önce ve sonra her savaşın esasıdır. Buna uygun, haklı, onurlu ve savunma amaçlı bir savaş yok ise orda savaşa ait bir toplumda yok demektir.

Ülkemiz, Osmanlıdan arta kalan kirli ve karanlık yöntemleri terk etmeyi kesin bir şekilde karara bağlamıştır. Cumhuriyet, tüm eksikliklerine karşın, bu adımın en net ifadesidir. Komşuluk ilişkilerinin tarihi erdemi, tecavüzün her türünü dışlar. Her millet, her ülke maceracı yönetimleri yüzünden, kimi talihsiz dönemlere maruz kalabilir. Bu gün komşumuz Irak maceracı zalim bir yönetim altında, bu karanlık günlerden geçmektedir. Bu konumda, komşumuzun yaralarını sarmasına, adil şekilde iç sorunlarını çözmesine, fırsattır diye bu koşullardan yararlanmadan, tarihin hafızasına silinmeyecek aşağılık davranışlara girmeden, dost elini uzatmak gerekmektedir. Bu dönemde işlenecek bir hata, hiçbir zaman unutulmaz. Bu bölgede ebede kadar birlikte yaşamak diye bir kaygı varsa, er yada geç yüz yüze gelecek olan milletler, aralarında hiçbir kötü iz bırakmamış olmalıdırlar.

Osmanlıdan arta kalan acıların tekrarı istenmiyorsa, Arap milletinin dev coğrafyası ve potansiyelleriyle ve temelde halkıyla dost kalınmak isteniyorsa ne türden gerekçeyle olursa olsun topraklarına tecavüz edilmemelidir, her hangi bir tecavüze de ortak olunmamalıdır. Kürt Federe Bölgesi Parlamentosu ya da anayasa taslağı ile ortaya koyduğunuz kaygılar ve tehditler inandırıcı değildir; 1992 de Parlamento kurulurken, 1997’den beri anayasa taslağı ortada dururken hangi çıkar saikleriyle susmuştunuz. O saikler sizin için hep geçerlidir ve bu olaylar Irak’ın iç içişleriyle, tarihiyle, acılarının kurduğu kendine özgü dengeleriyle ilgilidir. Sizin kaygılarınız, komşudaki gelişmeler ülkemizde emsal teşkil etme sorunu ise, bu sizin iç işinizdir: Sorunlarınızı, halkınıza güvenebildiğiniz kadar, hızlı çözebilirsiniz, ama bunları gerekçe göstererek başkalarının iç işlerine karışamazsınız. Irak Kürtlerinin Kerkük’ü başkent ilan etme kaygılarınıza gelince, bu daha komiktir, kimseyi aldatmaz. Bunu savaş nedeni ilan etmeniz ise, gerçek niyetinizi, komşu topraklara yapacağınız tecavüzü anlatır. Kaldı ki, Kerkük öyle basit bir belirlemeyle her hangi bir ulusun malı ilan edilemez. Kerkük Arapların olduğu kadar, Kürtlerin de diğer etnik toplulukların da yaşadığı bir kenttir. Kerkük öncelikle, Ortadoğu kültürlerinin harmanlandığı bir kenttir. Ama sorun o değil, sorun petroldür, servettir. Bu yüzden Kerkük’te yaratılacak bir oldu bitti kimseye kar getirmez. Hiç kimse böyle bir maceraya da girişemez. Kerkük’ün yönetimi sorunu ise, çok farklı bir kapsamda dır. Kerkük’ü en adil olan, tüm renkleriyle etnik dokusunu bir zenginliğe çevirebilen, demokrasi ve özgürlükleri ikame eden yönetecektir. Buna da Kerkük halkı karar verecektir. Kendi ülkesini yönetmekten aciz olanlar değil. Kaldı ki, kim yönetirse yönetsin, Kerkük Kerküklülerindir, servetleri de.
Savaş prenslerinin bu gerçeği iyi anlamaları gerek, her kesin bildiği gerçekleri çarpıtarak başlattıkları gerginlik, gerçekleri bulandıramaz .

Savaş prenslerimiz öncelikle, ortak ülkemizde Kürt milletine karşı yapılan yanlışları, ilkellikleri, şovenizmi ve çirkin davranışları göz önüne alarak, Kuzey Irak Kürtlerinin zalim Bağdat yönetimlerinden çektikleri acılara yenilerini eklememeleri gerek. İşlenen ve işlenme hazırlığı yapılan savaş cürümüne ortak olmamaları gerek. Yarın, komşu tüm devletlerin bencil milli çıkarlarının mahkumu olan itirazlarına rağmen Kürtlerin de, yaşama açtıkları topraklarda, yöneten özgür bir millet olacağını göz önüne alarak, dostluk ve dayanışma içinde olmanın planlarını yapmalıdırlar. Bunun için, savaş değil savaşa karşı mücadele etmek gerek. Bu gün birimizin değil, hepimizin olan bu ülkede toplumun duyarlı olduğu ve hazır olduğu mücadele budur, savaş değil.Bu meyanda, halkını arkasına alamamış, toplumun taleplerini hiçe sayarak alınacak olan savaş kararı, hangi politikaların aracıdır. Bu araç yalnızca, millete yeniden Yemen türküleri okutur; giden geri gelmez. Şoven kışkırtmalarıyla oluştuğunu sandıkları kamuoyuyla, “yüksek milli çıkar” kararlarının sokaklarda alınacağını sananlar, sokaklara dahi çıkamayacak sonuçlarla karşı karşıya kalırlar. Bu asla unutulmamalıdır.Buna rağmen var sayımlarımıza devamla, teorik olarak bir kaptı kaçtı savaşıyla büyük ganimetler elde ederek karlı çıkılacağı hesaplanıp. Savaş kararı alınarak, savaşa fiilen başlansa, bir kez başlama kararı alındıktan sonra, savaşa son verme kararının elde olmayacağı gerçeğiyle, bilançonun ne olacağına bir göz atmak gerek.Başlama kararı elde bulanan, ancak bitirme kararı hiç kimsenin elinde olmayan bu savaşı yapacak orduların maliyeti, yalnızca bu seyahatin yol masrafları ne olacak. Yani savaşın ekonomi-politiği nasıl oluşturulacak. Bu maliyet seçim meydanlarında bol keseden vaatlere benzemez. Bu alanda yalan, başladığı an biten bir cehennemdir. Savaş çığırtkanları, askeri bir bölüğün, bir tugayın ve hele hele bir ordunun bir yerden bir yere nakli için, kaç yüz milyon dolarlık harcama gerektiğini hiç biliyorlar mı? Bu noktada, şaşkın siyasetçilerin maceracı çığırtkanlığı ile askeri eğitim görmüş subayların olağan üstü temkinli sözleri önemli bir ip ucu olsa gerek.

Savaş, kahramanlık, yiğitlik gözü kara olmakla başlatılarak, kazanılmaz. İsterseniz bunlarla başlarsınız ama dev olanaklarıyla bir bütçe ve dev harcamalarla önceden hazırlanmış çok boyutlu lojistik kaynakları hazırlamaksızın bu savaşı ayakta bitiremezsiniz. Hele hele bir başka ülke topraklarından sırt üstü dönebilmeniz bile büyük bir başarı olur.Roma’dan itibaren, tarihte gelmiş geçmiş en büyük süper güç olan ABD dahi, savaşın hasım ülkenin topraklarına ayak basarak sürdürülemeyeceğini iyi biliyor. Bunun için bölgemizde tavşan kaç, tazı tut taktiğiyle, bir Kürt kartına, bir Türk kartına oynayarak, kışkırtarak, provake ederek, gönüllüler arasından en iyi maşayı seçmeye çalışmaktadır. Ama unutulmamalı ki, ABD’nin böylesi bir savaşta en kötü sonuçları alsa da, gidebileceği bir yeri var. Ya siz nereye gidebilirsiniz.Bir savaş ne kadar kısa sürecekse sürsün, on milyarlarca dolarlık bir maliyetle başlar. Maliyeti, her saat, her yeni gün katlanarak artar. Önce tükenen her merminin, silahın, bombanın, füzenin vd. yerini dolduracak ihtiyatların, stokların maliyeti. Sonra, bunların yeterli olup olmamaları riskinin bindireceği ihtiyat maliyetler. Acil önlemler için bunlara katılması gerekebilecek yeni silah ve mühimmatların maliyeti. Saldırıda ve savunmada doğabilecek açıkların kapatılması için gerekli mali kaynaklara uzanan binlerce unsuru içeren hazırlıklar ve faturaları. Hasım topraklarda atılacak her ileri adımın, önünüze koyacağı düzenlemeler ve mevzilerin ikamesi, alt yapı sorunlarının maliyeti var. Bilinen o ki, savaş şose yollarda yapılmıyor, serbest arazinin ham zemini üzerinde veriliyor. Bu zemini aynı anda lehinize çevirecek maliyetle düzenlemez iseniz, bir anda askeri gücünüze mezar da olabilir. Adım atılan yerlere acil askeri alt yapı ve düzenleme maliyeti, özellikle yabancı topraklarda derinlemesine yapılacak işgallerde, bu maliyetler tüm acilliğiyle ve şiddetiyle karşılanması gereken maliyetleri getirecek. Bu konuda gecikme, önceki harcamaları da alıp götürür. Bu basit unsurları savaş tellalları ne kadar bilince çıkartmış, bilinmiyor bile. Sadece kara değil, bir hava savunması kurmak için, anti-füze bataryaları için kaç milyar dolar gerektiğinin hesabı yapılırsa, ne tür bir maliyetle karşı karşıya kalınacaktır bilinmiyor. Savaşırız, ”gerekeni yaparız” demekle savaş ne yapılır ne de kazanılır.
Ülkemiz, on yıllar içinde tüketilen ekonomik kudretlerden hangisine dayanarak savaş yapacak? İç ve dış borç toplamı 204 milyar dolar, gittikçe de artmakta, son IMF kredileri ardından başlayacak on milyarlarca dolarlık faiz ödemeleriyle, ekonomi altından kalkılması mümkün olmayan bir kıskaç altında. Milli geliri 2000 doların altına düşürmüş, 1995 veriliyle %300’lük bir borç artışı ve ardından gelen 2.5 milyon işsizler ordusu üretmiş. Enflasyon üçlü hanelerden inmediği gibi, kendi kendine yeterli ülke ekonomisinde tarım ithalatı katlanarak büyüyor. Savaşta ekmek bulmak bile büyük torpil gerektirecek. İthalat, ithalatı kovalamakta, firmalar art arda kapanmaktadır. Son yılın iş gücü nüfus 392.000 kişi artarken, istihdam ise 258.000 kişilik bir azalmayla bilinen kriz ivmelerini de aşmış bulunuyor. En üretken iş gücü olan kentli emekte işsizlik oranı, önceki yıla oranla %30 bir artışla %134.5’e çıkmıştır. Yani bu yılın ilk yarısında 650.000 işsizin eklenmesi demektir. Kentlerde eğitimli gençlerin %29.1’ işsiz üstelik bunlar kayıtlı işsiz, gerisini siz düşünün.

Bu maliyeyle değil savaş, bir mahalle kavgası bile veremezsiniz. Önerdiğiniz savaşın gayri ahlaki olmasını, komşuya tecavüzün en rezili, insan haklarının ihlali, yıkım ve kıyıcılığı bir yana, bu savaşta yer almazsanız da kaybedeceğiniz çok şey var, yer alırsanız ise kırılacaksınız.
Sağduyu sahibi herkes biliyor ki, ülkemizin dış korku ve sorunları yoktur, bu saikleriyle bir savaşa gitmek intihardır. Onurlu tutum savaşın her türüne ve tüm bahanelerine karşı çıkarak mücadele etmekten geçer. Gereği yapılması acil olan budur, savaş değildir.Ayrıca bilinmeli ki, savaş nokta atışı değildir. Bir kez isabet etmese hemen dönüp bir kez daha deneme şansınız olmaz, her deney bırakın ardında gelecek karşı saldırıyı tek başına tekrarı için gerekli zaman ve maliyeti ölçmek bile korkunç rakamlarla karşı karşıya bırakır ilgiliyi.

Ayrıca, başka ülke topraklarına yayılan bir savaş, ne tek başına düzenli ordu savaşıdır ne de hava saldırısıyla bitecek cinstendir. Köyleri ve şehirleriyle, her bir penceresi ayrı bir cephe olan savaş gerçeğinde, maliyet sadece para ve maddi olanaklar değildi, önce insan, sonra yine insan en sonunda da gene insan vardır.

Topraklarını tepeleyeceğiniz insanların, her koordinatı bir bomba gibi tehlike saçan cehenneme döner. Bu, özellikle uzun yıllar hiç savaşmamış bir ülkeyi, uzun yıllar savaş deneyimiyle pişmiş bir halk karşısında çok daha şansız koşullar içinde bırakır. Buraya kadar, bölgede patlak verecek yüzlerce sorunu, dünya kamu oyunun baskılarını ve fiili girişimlerini, ABD’nin böylesi bir savaşta olası tutumlarını, askeri ve mali kredilerde alacağı kararları vb. binlerce önemli yan etmeni hiç hesaba katmadan, verilecek bir savaş senaryosu üzerinde ilgililerin genel konumlarını irdeliyoruz. Savaş prensleri, “gereğini yaparken”, en sorunsuz haliyle nelerle karşı karşıya kalacaklar diye bakıyoruz. Bu arada, hasım elinin de, elma-armut topladığını var sayıyoruz.

Evet beyler, savaş kışkırtıcısı, ilkel milliyetçiler, şovenler, “savaşa sürükleniyoruz elimizde değil” maskesi takan ulusal solcular, insan ahlakının hiçbir türüne sığmayan yalanlarınızla, 21. Yüzyılın en yüz kızartıcı savaşına bir maşa olarak sürülmek üzere olduğunuzu bilmelisiniz. Ama bilmeniz gereken bir başka gerçekte, bu savaşta kaybedecek tek taraf siz olacaksınız. O zaman da bu toprakların sahibi olan halkta gereğini yapacaktır.

MİHRAC URAL'A TEŞEKKÜRLER

17 Ekim 2007 Çarşamba

İKİ İNEĞİNİZ VARDIR . . . . . . . .

GELENEKSEL KAPİTALİST ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.Birini satar bir öküz alırsınız.Bir yandan ineği sağarken yeni buzağıları büyütürsünüz.Hem inek hem süt satmaya başlarsınız. Bir süre sonra emeklilik yaşınız gelir.Emekliliği erteler, ama ilk kalp krizinde ölürsünüz.
BİR AMERİKAN ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.Birini satar, öbürünü iki kat süt üretmesi için zorlarsınız.O inek te ölünce, bu işi Çin'de yapmaya başlarsınız.
BİR FRANSIZ ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.Neden üç ineğiniz yok diye greve girer, protesto gösterileri düzenlersiniz.
BİR İTALYAN ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.Ama nerede olduklarını bilmiyorsunuzdur. Yemek molası verir, spagetti yer, şarap içersiniz.
BİR ALMAN ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.Gen mühendisleriniz onların 100 yıl yaşamasını, yılda bir kere yemekyemelerini sağlar.Ama hep iki inekte kalırsınız.
BİR İNGİLİZ ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.İkisi de Deli Dana olur.Kraliçeyi kutsar, hükümeti suçlarsınız.
BİR AVUSTURYA ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.İneklerden şnitzel, sütten bira yapmayı düşünürsünüz. Kırlara çıkar müzik dinlersiniz.
BİR İSVİÇRE ŞİRKETİ
Üçbin ineğiniz vardır.Hiçbiri sizin değildir.Sahiplerinden her yıl acayip para kesersiniz.
BİR RUS ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.Bir de sayarsınız ki beş ineğiniz var. Bir daha sayarsınız kırkiki ineğiniz var.Bir daha sayarsınız oniki ineğiniz var.Votka içmeye devam edersiniz.
BİR İSRAİL ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.Kısa sürede kibutzlarda 1000 ineğiniz olur.Bütün dünyaya inek satarsınız.Filistin'de hala bir tane bile inek yoktur.
BİR JAPON ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.Onların onda biri boyutta olmasını ve 100 katı daha fazla süt vermesinisağlarsınız. Fazla yeriniz olmadığı için onları Çin'e gönderir, üretime orada devamedersiniz.
BİR ÇİN ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.Bu iki ineği üçyüz kişi sağmaya çalışır.Bunu haber yapan muhabiri tutuklatırsınız.
BİR HİNT ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.Onlara taparsınız.
BİR TÜRK ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.Sağıp ta süt elde etmek aklınıza gelmez.Üçünü bir başkasına satarsınız.Kalan dört taneyi yabancılara pazarlarsınız. Devlete hiç ineğim yok dersiniz.Diğerleri de bu durumu mükemmellikle sağlayan partiye sürekli oy verir.

Zihin spa’sıyla ruh detoksu

İtiraf edelim, trendlerden eksik kalmayacağız diye vücutlarımızı dinlendirmek, kendimizi şımartmak ve genç kalmak için spa’lardan çıkmaz olduk. Siz hala tam anlamıyla o vaad edilen huzuru bulamadıysanız “Zihinsel Spa”ları deneme vaktiniz gelmiş demektir.

''Gerçek huzura erişmiş insan size ne kadar bilge olduğunu gösteren değil, sizin kendi farkındalığınızın ve zihninizin eşiğinden geçmenizi sağlayan insandır.'' Halil Cibran'ın bu unutulmaz sözü tam da günümüzün stresli ve yoğun hayatında kendi zihninin labirentleri arasında kaybolmuş bizler için söylenmiş gibi. İş, ödenecek faturalar, çocuğun veli görüşmesi derken on bin parçaya bölünen zihnimiz artık imdat sinyalleri vermeye başladığında yapılacak en iyi şey, beynimizi detoksa almak. Vücudumuzu zararlı toksinlerden kurtarmak için antioksidan içeren meyve ve sebzeler yemek, yosunlarla masaj yaptırmak elbet çok faydalı ama zihinsel detoks yapılmadığı zaman tam anlamıyla bir yeniden doğma hissi maalesef sağlanamıyor. Zihnimizi zararlı toksinlerden yani adeta içimizi kemiren düşüncelerden arındırmak için artık devreye yurtdışında ''The Mind Spa'' adını verdikleri ''Zihinsel Spa''lar giriyor. Henüz Türkiye'de böyle bir merkez açılmamış da olsa, Amerika ve Avrupa'da şehir hayatı kazazedeleri çareyi bu spalara sığınmakta buluyor. Stres yönetimi, kilo vermek, sigarayı bırakmak, güven sahibi olmak, konsantrasyon bozukluğunu gidermek, yaratıcılığı artırmak, iç dünyamızı keşfetmek, düzenli bir ilişki yürütebilmek gibi bir çok konuda hizmet alınabiliyor. Kendimizi keşfederken rahatlamamız yoluyla bize yardımcı olan bu yeni tip spaların en ünlüleri Atlanta'da bulunan ''The Mind Spa'' ve Denver'da bulunan ''VAST Mind Spa.'' The Mind Spa'nın kurucusu Allan Ramsay'in açıklamalarına göre, buraya gelen misafirlere hayatta her şeyi başarabilecek güce sahip oldukları ama bunun için öncelikle zihinden zehirli düşüncelerin atılması gerektiği anlatılıyormuş. Asıl amaç, zihnimizin en derin köşelerine giderek yeni bir yaşam ve düşünme biçimi için gerekli kaynakların ortaya çıkarılması ve yaşamın engellerini sağlıklı bir bakış açısıyla aşabilmek ya da kabullenmeyi göstermekmiş.

elele'ye teşekkürler...

Kadın ruhunun Da Vinci şifresi


Unutkanlığınız öyle bir vaziyette ki bir gün kendinizi kaybetmekten korkuyorsunuz. Sigara alışkanlığını bırakamıyorsunuz ve her kadın gibi ayakkabılara fazlasıyla düşkünsünüz. Sıradan görünen her bir davranışımız biz takıntılı insanoğluna bilinçaltımızın bir hediyesi. Yani uzmanlar öyle buyuruyor!


Yine kaybettim... Yok cep telefonumu değil, bu sefer saatimi. Hem de altı ay önce kaybettiğim bir önceki saatimden sonra, teyzemin kasasından çıkarıp, çok kıymetli sakın kaybetme bu sefer diye tembihleyerek hediye ettiği saati...

Gözlüğümü, cep telefonumu, ajandamı, cüzdanımı da geçtiğimiz sene içinde sürekli unutup gittim bir yerlerde. Bir çok sefer geri geldiler garip bir şekilde ama artık ben o kadar bıktım ki birşeyleri kaybetmekten, bu dalgınlıktan hepsine birer ip bağladım, ipleri de kendime doladım.


Geçenlerde bir doktor arkadaşım ;Bu unutma olayının psikolojik bir sebebi vardır! ; dedi. Eee biz de merak gani, gittim baktım Freud amcam ne demiş. Haklı çıktı arkadaşım, Freud bu işi pek ciddiye alıyormuş meğerse;...Psikanalist başka türlü düşünür bu konuda; saklı ruhsal olayların hiçbir dışavurumu onun için önemsenmeyecek kadar küçük değildir; bu tür unutma ve yinelemelerin bir anlam taşıdığını bilir; normalde gizli kalacak duyguların kendilerini ele vermesini sağlaması bakımından dalgınlık denen olayı şükranla karşılamak gerektiğini çoktan öğrenmiştir.;

Hay Allah! Durumum ciddi galiba... İyi de ben bu dalgınlık hastalığına bilgisayar mühendisliği okurken yakalandım. Çiplerin koridorlarında yürüyen virüsler beynime mi bulaştı nedir, bir tür sanal kadın oldum! Direklere çarpıp özür dileyen bir tip yani...


elele 'ye teşekkürler...

16 Ekim 2007 Salı

PARALI GEÇİŞ














SPEEDYCİTY' e teşekkürler...

AÇIKLANAMAYAN 10 ŞEY

1-)Gelecegi gören harita: Cografya ve harita uzmani ünlü Türk denizci Piri Reis'in 1513'te çizdigi Afrika, Amerika ve Güney Kutbu'nu gösteren harita, ortaya çikarildigi 1929 yilinda ortaligi karistirdi. Çünkü Güney Kutbu'nun kesfi, haritanin çizilmesinden çok sonra, yani 1818'de gerçeklesmisti. Dahasi, Piri Reis'in haritasi, kitanin buz altinda kalmis sahil kesimlerini de gösteriyordu. Ancak kita üzerindeki buzlar, haritanin çizilmesinden tam 6 binyil önce erimisti.

2-) 2 bin yillik pil :Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafindan 1938'de Irak'in baskenti Bagdat'in yakinlarinda bulunan 2 bin yillik pil, bilim adamlarini saskina düsürdü. Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabin içinemonte edilmis bir bakir silindir, onun etrafindaki demir çubuk vetestinin agzini kapatan asfalttan olusan bu nesneyi "dünyanin en eskipili" olarak tanimladi. Pilin2 volt enerji ürettigi saptanirken, 1800'lü yularda modern pili icat eden Alessandro Volta adli Italyan kontunun da söhretine gölge düstü.

3-)Bir nevi bilgisayar: 1900 yilinda Girit açiklarindaki bir batikta arastirma yapan bilim adamlari ilginç bir cisme rastladi. Tahta bir muhafazanin içine yerlestirilmisbir dizi bronz disliden olusan bu garip nesnenin kasasi, yüzeye çikarildigi anda dagildi ve cihazin içindeki karmasik yapi ortaya çikti. Yapilan çalismalarin ardindan, bu aygitin Ay, Günes ve diger gezegenlerin konumlarini hesaplamak ve istendigi anda bunlarin pozisyonlarina yönelik tahminlerde bulunmak için gelistirildigi anlasildi.

4-) Gizemli kuru kafa: Maya dönemine ait 1000 yillik bu kristal kuru kafa, tek bir blokkristal üzerine oyma olarak yapilmis. Nasil yapildigi hala anlasilamayan kurukafanin altindan tutulan isik, dogrudan göz çukurundan yansiyor. Buteknolojinin bugün bile mümkün olmadigi söyleniyor.

5-)Alüminyumdan kemer tokasi: M.S. 300'lü yillarda ölen Çinli general Çou Çou'nun mezarinda 1956 yilinda bulunan kemerin tokasi, yüzde 85 oraninda alüminyumdan yapilmis. Ama dogada sadece bilesik olarak bulunan alimünyumun diger maddelerden ayristirilarak tek bir madde olarak kullanilabilmesi ilk kez 19. yüzyildamümkün olmustu.

6-)1000 yilda yapilan kent: Pasifik Okyanusu'ndaki Mikronezya adasi yakinlarina kurulu antik Nan Madol kentinin insasi, M.Ö 200'de basladi ve 1000 yil sürdü. 250milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanilarak yapilan bu kent, 100 yapay adayi kanallarla birbirine bagliyor. Bu kadar bazaltin bölgeye nasil getirildigi ise hâlâ sir.

7-)Uzaylilara inis pisti: Peru'nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasindaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki sekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafindan yapildigi düsünülen bu garip motiflerin, uzaylilar için bir inis pisti vazifesi gördügü önesürülüyor.

8-)Concorde'un atasi: M.Ö 200'de yapildigi sanilan bu nesne, 1898 yilinda Misir'da bir lahitte bulundu. Ancak gerçek uçaklar icat edilene kadar ne oldugu konusunda kimsebir fikir beyan edememisti. 1972'de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model uçak oldugunu, mükemmel bir aerodinamiginin bulundugunu ve kanatlarinin Concorde'u andirdigini iddia etti.

9-)Çekicin sirri :Tahta sap ve demir tokmaktan olusan bu çekiç, 1936'da Teksas'ta 400-500 milyon yillik bir kayanin içine gömülü olarak bulundu. Modern bir aletin tarih öncesi bir kaya kütlesinin içine nasil girdigi bir yana, çekiçte kullanilan demirin günümüz demirlerinden bile saf olmasi bilimadamlarini hayrete düsürdü.

10-)Harçsiz tas set :Peru'nun Cusco bölgesindeki bir Inka kalesinin etrafini 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapiminda, tanesi 300 tonavaran kireçtasi bloklari kullanilmis. Ancak hiç harç kullanilmamasina ragmen bu kayalar, arasina biçak bile sokulamayacak kadar mükemmel yerlestirilmis.

http://www.enteresanolaylar.com/
editör: UZAKLAR' a teşekkürler

Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği

A.Taner KIŞLALI - Cumhuriyet, 8 Mart 1992
Aziz Nesin, yıllar önceki bir konuşmamız sırasında şöyle demişti:
"- Geçmişte Atatürk'ü eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyorum.
Her geçen gün gözümde küçüleceğine, tersine daha da büyüyor."
Benzer aşamadan geçmiş bir kişi olarak, bu değerlendirmeyi gönülden paylaşmam zor değildi.
Zaman bizleri değil, Mustafa Kemal'i haklı çıkarmıştı.
Lenin'in, Mao'nun, Enver Hoca'nın, Dimitrof'un heykellerinin yerlerde sürüklendiği, resimlerinin duvarlardan kaldırıldığı, Leningrad isminin St. Petersburg'a dönüştürüldüğü günümüzde, bunu görebilmek kuşkusuz daha kolay.
* * *Eğer Türkiye'de bir din devleti kurmak istiyorsanız, Mustafa Kemal'e saldırmanız elbette ki tutarlıdır.
Eğer Türkiye'nin bir bölgesini ayırıp ırkçı bir devlet kurmak peşindeyseniz, Mustafa Kemal'e saldırmanın elbette tutarlı bir yanı vardır.
Ama "çağı yakalama" arayışında görünürken aynı şeyi yapmaya kalkarsanız; belki - her garip şeyi yapanlara olduğu gibi - bazı dikkatleri üzerinize çekersiniz, ama inandırıcı olamazsınız.Bir bakıyorsunuz; Kültür Bakanı'nı temsilen açık oturuma katılan bir sayın konuşmacı, Kemalizmin Batı Avrupa'daki totaliter ideolojilerin etkisi altında kaldığını söylüyor. ( Çekinmese, faşistlikle suçlayacak. )
Bir bakıyorsunuz; Marksist soldan ciddi bir düşünür, "Halka sorulsaydı dil devrimini kabul eder miydi?" diye soruyor. ( Sanki referandumla devrim yapılabilirmiş gibi... )
Bir bakıyorsunuz; 60'lı yıllarda Atatürk'ün sosyalistliğini kanıtlamak için ter döken bir köşe yazarı, şimdi onu küçültmek için tüm kalem kıvraklığını kullanma telaşı içinde.
Bir bakıyorsunuz; "orijinal" olabilme uğruna, Atatürk'ü demokrasi karşıtı gösterebilmek için, kendi eğilimlerine bilim kılıfı giydirme çabasına girenler var.
Mustafa Kemal'i bilimsel olarak değerlendirebilmenin yöntemi açık:
Hangi koşullardaydı? Ne yapmak istiyordu? Ne yaptı? Sonuç ne oldu? Hangi koşullarda yola çıktığını biliyoruz.
Ne yapmak istediğini ise - en kıt zekâlıların bile yanlış anlayamayacağı kadar - açık söylemiş:
"Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir.
Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken, demokrasinin bütün geleneklerini sırası geldikçe yerine koymalıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur. Demokrasi maddi refah meselesi değildir. Böyle bir nazariyat, vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını unutmayı amaçlar.
Bir ulusu oluşturan bireylerin her çeşit özgürlüğü güven altında bulunmalıdır."
Ne yapmış?
Hiçbir şeyin devletin dışında olamadığı faşizmin yükselme döneminde bile,
Türk Dil ve Tarih Kurumları, siyasal iktidarların etkisinden uzak, bağımsız bir yapıda oluşturulmuş. Totaliter bir kültürden demokratrik bir kültüre geçiş için büyük çaba sarfetmiş
Dışarıda varolmayan çoğulculuğu, tek partinin içinde adeta özendirmiş. "Devletçilik" resmi ideoloji iken, özel sektör ve liberalizm savunucuları partinin
ve devletin en üst düzeylerine kadar yükselebilmişler; parti içinde ayrı bir kanat oluşturmuşlar.
CHP'ye faşist bir model getirmek isteyenleri terslemiş. Bir muhalefet partisi kurulması deneyini, - çok olumsuz koşullarda bile - kendi eliyle başlatmış.
Peki açtığı yol - tüm ihanetlere karşın - nereye varmış?
Eksikleri, yanlışları olsa da hiçbir Müslüman ülkede var olmayan bir demokrasiye! .. * * *
Bir cümle hâlâ kulaklarımda:
"Cesaretim olsa, tıpkı İnce Mehmed'in destanını yazdığım gibi, Mustafa Kemal'in de desatanını yazmak isterdim..."
Ölümünden yarım yüzyıl sonra - ve tüm ideolojik değerlerin altüst olduğu bir dünyada - eğer bir kişi hâlâ Yaşar Kemal'de ve milyonlarca insanda bu duyguları yaratabiliyorsa, hâlâ güncelse, bunun anlamı açıktır.
Bu ülkede Atatürk'ü yıkarak olumlu bir şeyler yapabileceğini sananların, kendi küçük dünyaları içinde büyük bir yanılgı yaşadıklarına inanıyorum.

Kaynak : A.Taner KIŞLALI - Cumhuriyet, 8 Mart 1992
Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği

ANAYASAYI YURTTAŞ YAPAR

Anayasa, bir toplumun bir arada nasıl yaşayacağına karar verdiği, bu kararı bir ortak akıl ,ortak bağ olarak ürettiği bir metindir. Anayasa toplumun yurttaşlarının tümünü bağlayacak bir metin olduğuna göre, anayasa yapmak herkesin iradesinin ortaya konulduğu bir kurucu edimi gerektirir.
Toplumun ortak aklı,ortak bağına karar verme yetkisinin toplumun kendisinde olması gerektiği ilkesi, salt bir “referandum”da onaylama/reddetme pratiğine indirgenemez. Toplumun bizzat kurucu olmadığı, kendi müşterek yaşam formunu belirleme iradesini ortaya koymadığı aksine hegemonik yapılar tarafından belirlenen bir anayasa yapma süreci her türlü “sivillik” iddiasına rağmen anti-demokratik olacaktır.
Bugün Sol, toplumu iradesizleştiren, bir korku rejimini içselleştirmeye yol açan 12 Eylül anayasasının ortadan kaldırılması mücadelesini, toplumun kendi anayasasını yapma iradesini talep ederek sürdürmek zorundadır. Bu nedenle de Sol, anayasa yapma sürecine müdahil olmak, birlikte eyleme ve konuşmanın tüm mekanizmalarını yaratmak ve aktif bir özne olmak zorundadır.
Başka bir deyişle, demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir anayasa için ortaya konulması gereken güç birliğini yaratmak, bugün sol olmanın gerektirdiği ve her birimizin yüklenmesi gereken toplumsal bir sorumluluktur.
Böylesi bir anlayış ve sorumluluğun gereği olarak bizler, 12 Eylül Anayasasının tüm sonuçlarıyla tümden ilgası için;

-Militarist devlet ve toplum düzeni yada günümüzde ikame edilen güvenlik rejimi anlayışı zihniyetinden arınmış;

-Yurttaşlığı, herkesin etnik kökeni, dinsel inançları, mezhebi, cinsiyeti, cinsel yönelimi, siyasal görüşleri nedeniyle yada başkaca bir nedenden dolayı ayrımcılığa uğramaksızın, eşit hak ve sorumluluklar ile donatılacağı biçimde yeniden tanımlayan;

-Eşitlik ilkesini, yalnızca “hukuk önünde eşitlik” statüsü olarak görmeyen; Sosyal adalet ve dolayısıyla eşitliğin sağlanması için çalışanların ekonomik ve sosyal haklarını neo-liberal saldırganlık karşısında koruyan, güçlendiren ve güvence altına alan;

-Bu yolla toplumda bir ortak adalet ülküsünün paylaşılmasını sağlayan; Yurttaşı bir düzen mantığı içinde “uyruk” durumuna düşürmeyen;

-Hak ve özgürlükleri sınırlandırmayan;güvence altına alan; Özgürlük ilkesini, yurttaş özgürlüğünün kayıtsız şartsız tesisi olarak yapılandıran;

-Adalet ilkesinin hak ve yasaya uygunluk olarak tesisi için yargı bağımsızlığının kayıtsız şartsız sağlayan; Doğal ve kültürel varlıkları tüketilecek bir kaynak olarak görmeyen; İnsanlarla birlikte tüm canlıların yaşam sürekliliğini güvence altına alan;

Bir Anayasa talebiyle sürece müdahil olabilmek ve sözümüzü söyleyebilmek amacıyla “Eşitlikçi, Özgürlükçü, Demokratik Bir Anayasa İçin İzmir Yurttaş Meclisi"ni oluşturduk. Sözü, önerisi olan herkesi bu irade ve güç birliğine katılmaya davet ediyoruz.Adalet ilkesinin hak ve yasaya uygunluk olarak tesisi için yargı bağımsızlığının kayıtsız şartsız sağlayan;
Doğal ve kültürel varlıkları tüketilecek bir kaynak olarak görmeyen; İnsanlarla birlikte tüm canlıların yaşam sürekliliğini güvence altına alan;Bir Anayasa talebiyle sürece müdahil olabilmek ve sözümüzü söyleyebilmek amacıyla “Eşitlikçi, Özgürlükçü, Demokratik Bir Anayasa İçin İzmir Yurttaş Meclisi"ni oluşturduk. Sözü, önerisi olan herkesi bu irade ve güç birliğine katılmaya davet ediyoruz.

Burhan GÜVENKAYA 'ya teşekkürler..

REFERANDUMDA SEÇMENE NE SORACAKLAR

Bir referandum rüzgarı var ki esiyor esmesine de yönü ne yana bilinmez.Halk şaşkın ,bilgisiz neye evet diyecek , neyi veto edecek bilmiyor.Çoğu kişi "İçeriğini bilmiyorum oy kullanmayacağım" diyor. Kimse de çıkıp referandum da sizlere şunu soracağız demiyor. Yuvarlak cümlelerle kafalar karışıyor.

İşte size soracakları:

1- Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini,
2- Cumhurbaşkanı görev süresinin 7 yıldan 5 yıla indirilmesini,
3- Aynı kişinin iki kez Cumhurbaşkanlığı yapamaması kuralının yerine, ikinci kez beş yıllık süreyle bu göreve getirilmesini (5 + 5 olarak dile getirilen formül),
4- Milletvekili seçim döneminin beş yıldan 4 yıla indirilmesini,
5-TBMM tarafından yapılacak "bütün işlerde" tamsayının üçte birinin toplantı için yeterli sayılmasını kabul ediyor musunuz.?

Bu beş soruya ayrı ayrı yanıt veremiyorsunuz, tek bir cevap isteniyor.
Yani 5. madde uygun değil diye 4 maddeyi birden reddetmeniz gerekiyor. Ya da tam tersi.Ben bunun halkı yanıltarak istediğini almak olduğunu düşünüyorum. Halka sadece Cumhurbaşkanını siz mi seçeceksiniz deniyormuş gibi gösteriliyor. E elbette halkın bugüne kadar hiçbir konuda fikri alınmadığı için vereceği tepki de belli.
"EVET EVET , BEN SEÇECEĞİM, BUNDAN SONRA BÖYLE KARDEŞİM" Tepkisi bekliyorlar. 5 ayrı soruya tek bir cevap beklenmesinin sebebide budur diye düşünüyorum.
Ben vekilimi seçiyorum zaten cumhurbaşkanımı seçmemin de anlamsız olduğunu düşünüyorum. Bu konuda referandum yapılmasını da çok saçma buluyorum.
Neden Tekel'i, Telekom'u , Tüpraş'ı özelleştirelim mi diye referandum yapmıyorlar? Benim ödediğim vergilerle yapıldı onlar benim malım halkın malı niye onları satarken bize sormuyorlar?
Bu hükümet herşeyi oldu bittiye getirmeyi ardından da su üstüne çıkmayı çok iyi beceriyor...
Basını da uyarıyorlar , Halkı uyandırmayın. Biz sessiz sedasız yapacağımızı yapıyoruz diye, basında onların elinde değil mi zaten...

15 Ekim 2007 Pazartesi

BAYRAM EZİYETİ


Bayramda anasına, bacısına gitmeye çalışarak zamanından, huzurundan, parasından kaybeden ve büyük bir çaba sarfeden tüm milletimizin geçmiş bayramını kutlarım....




Hükümetimizin yol yapıyoruz, yol yapıyoruz, biz yaptık, tünel açtık , yok olmadı kapadık. Şurdan bir şerit daha attık, tezahuratlarına karşılık, küllahıma anllat moduna giren vatandaşlarımızla 4 saatlik yolu 8 saatte bizimle birlikte tamamlayan tün yurdum vatandaşlarıma geçmiş olsun....




Dün "Acaba dünyanın hangi ülkesinde şehirler arası yollarda trafik lambalarından dolayı 45km lik konvoy oluşur?" dedirterek bizi delirten, yollarda saatlerimizin geçemesine sebep olan ,zaman para ve sağlık kaybına sebep olan ve bizi bu kadar müşkül duruma düşüren trafik memurlarına, otobanda 86 km lik yolu ortalama 30 km hızla seyretmemize ve Balıkesir - Susurluk arası 31km lik yolu 1saat 35 dk da katetmemize neden olan tüm karayolları personeline, Bayram trafiği yoğunluğunda gişelerden geçişi ücretsiz yapan, saat 12 de birden bayramı bitirip kmlerce uzunluktaki trafiğe aldırmaksızın gişeleri açan ve durumu daha da çekilmez hale getirme becerisini gösteren devletin yetkili mercilerine de selam olsun...

Dün yollarda aileleriyle bayram geçirmeye çalışan bütün vatandaşlarımız adına hepsine selam olsun...

Ayrıca Edremit Balıkesir yolunda tek şeritli yolda virajda yasak yerde sollama yaparak bizi, önümüzdeki 3 aracı ve karşıdan gelen arçları tehlikeye atan, Polisin dur ihtarına uymayarak kaçan ve ardından aynı yanlışı tekrar yaparak insanların canlarını hiç düşünmeksizin tehlikeye atan(ki buna avrupa da adam öldürmeye teşebbüs diyorlar) 34 AK 545 plakalı siyah renk BMW marka x5 aracın kullanıcısına da, ailesine de selam ederim....

Herkese nice sağlıklı bayramlar...